Bin zulme uğrasan da, bir zulüm yapma. (Hz. Ali (r.a))

19/11/2008 - Öldürülmeyen ölüm

Kategori: ask



                                                                   Ölüm, ancak yanımıza, yakınımıza geldiğinde canımızı acıtır, hüzünlendirir. Başkasının ölümüne kulak kabartır, lakin sevdiklerimizin ölümü ile içimizde bir yara ve doldurulması zor bir boşluk açarız. Nisyân ile mâlul olsa da, bellek kaybettiğimiz kişi ile ilgili bir dizi anıları, mâzi sayfasından ânın zaman dilimlerine taşıyarak zorlu bir seyahatin yolculuğuna davet eder. Hiçbir senarist hafızayı yazıya dökemediği gibi, hiçbir rejisör de, bunu aksettiremez. Hiç bir film bizi, hafızamız kadar meşgul etmemiştir ve hiçbir vâsıta da mâzi ve istikbâlde bizi dolaştırmamıştır.…

Hafıza defteri karıştırıldığında, bir dizi şekiller, sözler…bazen ışığın karanlıkla, bazen de karanlığın ışıkla mücadelesinin resmi çizilir,…inişler, çıkışlar…geçmez zannedilen günler, haftalar... tebessüm edenler ve gözyaşı dökenler.…

Geçmişte ve gelecekte yaşamak öldürür içinde bulunduğumuz ânı. Kainata göre insan çok küçük, lakin hâyal atına binip, hafıza aleminde dolaşınca bakıyorum da kainat küçük!.. içinde bulunduğumuz alem, içimizde bir nokta.

“Her nefis ölümü tadacaktır.”…ve en kof ceviz bile kırılmak ister…olgunlaşmış meyvelerin ağaçlara tutunamayışı gibi…tam da bu nedenle kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalı insan,…toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Halbuki bir şeyin geldiği yere, aslına dönmesi kadar sevindirici ne olabilir ki? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka bir şey değildir hayat. Yani ölüm. Herkesin dilinde zikrettiği ‘ya öl, ya ol' şeklindeki ifadenin içeriğinde barındırdığı anlamı idrak etmekte gecikiriz,…çünkü olmakla ölmenin aynı olduğunu farkedemeyiz. Aslında ölümle savaşmak öldürür hayatı. Çünkü bu süreç hayat ile savaşmaktır, mücadele halinde bulunmak demektir. Bu hakikati idrak etmekte geciken insan yaşamı ölümle, ölümü de yaşamla kirletir.…

Bazı Meksika köylerinde ölüler ikiye ayrılırlarmış; gerçekten ölmüş olanlar ve aslında yaşamaya devam edenler. Öldükten sonra sevdikleri tarafından hatırlanan insanların aslında yaşamaya devam ettiği düşünülürmüş, unutulup gidenler ise gerçekten ölmüş olarak kabul edilirmiş. Sevdiklerimizin ölümüyle sarsılırız. Çünkü hayatın gündelik ritmi sekteye ve kırılmaya uğramıştır ve o an içinde bulunduğumuz zaman dilimi anlamını kaybeder. Herşeyin, her oluşun bir sonu olduğu gerçeğiyle aynelyâkin yüzleşmek, dünya hayatının bir oyun ve oyalanmadan ibaret olduğu gerçeğini bütün çıplaklığı ile görmemizi sağlar,…sahip olmakla övündüğümüz bütün maddi imkanlar ölümle geçersizleşir. Bütün bunlara ebediyete kadar sahip olacağımız vêhmi ölüm karşısında tuzla buz olur…hayatlarımız üzerindeki tasarruf hakkının bize bu hayatı bahşeden bir Yüce iradenin elinde olduğunu farkettirir. Ölüm bu bûuduyla Rabbimizin nimetlerinden biridir.

Ölüm, dünyamızı karartırken,ahiretimizi aydınlatan bir nur,…ölüm, bir istasyon, bir yolculuk, bir ayrılık noktası,…Hz. Mevlana’nın ifadesi ile “şeb–i âruz”dur. Beka yurduna inananlar için bir vuslattır. Ruh özlediği sevgilisine kavuşur. Zannımca Meksika kültüründe, ölüler ile diriler arasında bir duvar değil, bilakis bir köprü oluşturmaları böyle bir süreci beraberinde getiriyor olsa gerek. Ölülerimiz bizimle yaşar, değil mi ki; Elest yurdu durağında hep beraberdik ve sûra üflendiğinde yine hep beraber olacağız, aynı havayı teneffüs etmesek de, onlara yakınız. “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir..” Hz.Peygamber (sav) kaybettiği oğlunun ardından ağlarken, “Sen peygambersin ,sen de mi ağlıyorsun?”diyenlere böyle cevap vermişti; ve oğluna şöyle sesleniyordu; “Ey İbrahim, önde gidenlerin sonda gidenlere kavuşamayacağını bilseydik, hüznümüzün bir nihayeti olmazdı, lakin yine de üzülüyoruz.”

Hayat ve ölüm birbirini tamamlayan iki kesintisiz süreçtir. Hayatın akıp ölüme karışmaktan daha ulvî bır işlevi yoktur. “Dünya upuzun bir çöl yolculuğunda bir ağacın gölgesinde verilmiş bir mola gibidir.” Bu idrak ve gâybe inanmış insanları, ölümün ağız tadını bozan gerçeği karşısında metanetli olmalarına sebebiyet verir. Ölüm yeni bir alemin kapısını aralar, algılarımızı köklü bir değişime uğratır. Bu dünyadaki varoluşumuza gerçek anlamını vermemize yardımcı olur.…

Nasıl öldüğümüz, nasıl yaşadığımızı gösterir…Octavio Paz’ın belagatle dile getirdiği gibi; “Ölümlerimiz, hayatlarımızı aydınlatır. Ölümlerimiz anlamdan yoksunsa hayatlarımız da yoksun demektir. Her birimiz aradığı ölümü ölür; kendisi için hazırladığı ölümü.”

Nereye saklansak beyhude, hangi servete, hangi makama gizlensek, boş. Sonunda o kaçıp durduğumuz ölüm gelip bizi bulacaktır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/11/2008 - Gel,aşk-ı yar eylediğim...Gel,''ben'' bildiğim..

Kategori: ask




                                                                                    Gel,ben bildiğim...

Zaman,sensizlik
Saat;yalnızlığı sen geçiyor...

Her hecesi sen kokan,özlemler biriktiriyorum içimde...
Ve gözlerime sığınmış,yüreğimde saklanmış sessizliğin...

Yalnızlık değil çığlığım,yokluğun sebebim...Oysa ben, varlığının sesiyim...
Yokluğunun hüznüyüm
Ve sana adanmış özlemlerin en kuytusuyum...

Ah bu uzaklar...
Sana beni, bana seni uzak eyleyen yollar...
Tükenmiyor bu yokluklar...

Ben ki,
Yanındayken bile sana özlem dolu...
Yüreğine tutsağım..

Gel,aşk-ı yar eylediğim...

Sensizliğe alışmak yerine sen li zamanda kaybolmayı istiyorum...
Şimdiki zamana uyarlamak istiyorum seni...
Ve özlemin,varlığında anlam olsun istiyorum,
Seni yaşayan benliğime...

Ve şimdi;
Zaman, sensizlik...
Saat yalnızlığı sen geçiyor...

Lakin
Yüreğine uzak düşen yüreğim, seni yazıyor zamana...
Zaman ki,sensiz bir asır,seninle bir an bahar...

Ve ben yine;
Özledim,çok özledim...

Gel,ömrüme şans dediğim...

Özleminin içinde boğuluyorum...



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/6/2008 - Aşk dediğin beklemektir Ey Sevgili!

Kategori: ask

 

Aşk dediğin beklemektir Ey Sevgili!
Kays gibi Mecnun olana kadar, Hz. Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadar beklemek bekleye bekleye gözden olmak, sözden olmaktır.
Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, eğer beklenene değecekse. Bilesin!


Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!
Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!


Aşk; bedel ödemektir Ey Sevgili!
Bülbül, gonca Gül'ü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini Gül'ün dikenine asmak, kanını akıtmak zorundadır. Ya ben yüreğimi nereye asayım Ey Sevgili.
Çünkü Aşk bedel ister, külfetsiz nimet olmaz.
Beklemek bedel ödemekse eğer hâlâ ödüyorum o bedeli. Bilesin!


Aşk; vazgeçmektir Ey Sevgili!
Mecnun gibi aklından, Kerem gibi bedeninden vazgeçmek. Yardan gayrısından, cümle cihandan vazgeçmek.
Yemeden, içmeden, uykudan uyanıklıkdan ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince.
Senin için senden vazgeçmişim. Bilesin!


Aşk; bilmektir Ey Sevgili!
Bir tek yârı bilmek, onu candan daha aziz bilmektir. Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.
Onun selamı ile gelen bela olsa EyvALLAH (c.c.) diyebilmektir.
Kızmana, gülmene, gelmene, gitmene hepsine Eyvallah. Bilesin!


Aşk; susmaktır Ey Sevgili!
Onun güzelliğini, iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır. Kelâmın, kalemin, sözün tükendiği yerde, manayı sessizliğe yükleyip susmaktır.
Artık sustum Ey Sevgili. Bilesin!
Aşk dediğin susup beklemektir,
Aşk dediğin....

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/6/2008 - Taş değil misin ey yâr?

Kategori: ask

Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil.
Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.
Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim.
Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi.
Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye.
Değirmende konuşan taş değil midir peki?
Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi?
Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr?
Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların?
Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?
Sahiden taş mı kesildin?
Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın.
Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın.
(Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.)

Sana değdiği yerde dirilir sessizlik.
Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir.
Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar.
Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir.
Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.
Taşın sözü yok mudur ey yâr?
Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır.
Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar.
Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur.
Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.
Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin.
Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın.
Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın.
Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim.
Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.
Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler.
Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın.
Güzellikten hiç anlamazmışsın.
Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında?
Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah?
Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin.
Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin.
Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi?
Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi?
Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?
Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan?
Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara.
Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır.
Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır.
Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası.
Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz.
İki nefes ortasında dikilir taşımız.
Taştan taşa koşar bakışımız.
Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.
Sen değilsin; taş benim ey yâr.
Kendimi taşımaya mecâlim yok.
Kendime söyleyecek sözüm yok.
Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr.
Suskunluğum taş olmaklığımdan.
Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.
Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk...

/ Taşıdığım sensin ey yâr. / Söze sığdıramadığım. / Ve hiç susturamadığım. / Ne oldu kalbime? / Katılaştı, katılaştı. / Taştan da katılaştı. / Ağlarsa, taşlar ağlar. / Ben ağlayamadım; sen ağla... /

Taş değil misin ey yâr?

Senai Demirci

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/5/2008 - GİZLİ SEVDA

 
Gizli Sevda...


GIZLI SEVDA

Mutlu mu sun? Evet çok mutluyum, tebessüm eder dudaklar
Ama gözler kalbin aynası, hüzün dolu bu güle bakar,
Kimse bilmez; yaralı yüreği anlatır sanki bu gözler,
Ah sözler... O güzel sözler... Bana verilen sözler...

Bazen dalıp gider, kimsecikler bilmez o uzaklar uzaklara
Gizli bir sevda benimkisi, yüreğime saplanır mızrakları
Oynanan bir oyundur , basit bir mutluluk oyunu işte
Hüzün ve ağlamalar vardır aslında her gülüşte

Mutlu görünür, gülücükler saçar etrafa ama mutsuzdur
Gözler kalbin aynasıdır, bakışlar umutsuzdur
Gözlerinin derinliklerine baktığın da göreceksin
Yüreğinden kan damladığı o zaman bileceksin.

Dinmez acısı, özler sevdasını, dalıp,dalıp gider uzaklara
Alışmak imkansız, kaderin kurduğu bu tuzaklara...
Umutsuz bir sevda bunu bilir, yüreğine gömer sevdasını,
Çevresinde ki insanlar yaşar umutsuz yalnızlığı.

Sabret acılı yüreğim, sabret,ALLAH’tan umut kesilmez
Gelecek o bir gün ağlama sen, gelecek o gizli sevdan elbette
Geç bulduğun bu sevda sana acı vermesin sakın
Elbet bir gün,elbet bir gün senin olacak mutluluk saltanatın.

Ama sabret yüreğim sende güleceksin ALLAH isterse,
Gülen gözler mutlak yaşanır, sevda gönle düşerse...
Mutluluk senin de hakkın, sabret, dayan kalbim
Bu mutluluğu bana göster, duam sanadır ya Rabbim..

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/5/2008 - Dinle Beni Ey Yuregim...!

Kategori: umut
Yagmurda islanarak ciktik yola yuregim..
Biz her seyi goze alarak ciktik bu yola....
Ve acilara gogus gererek devam edecegiz hep..
Tebessum ederek hayata...
Tipki bir gunes gibi dogacagiz yureklere...
Bir gul gibi acacagiz sevda mevsiminde....
Tek sermayemiz sevdadir bizim..
Tek dostumuz yildizlar..
Onlara anlatiriz kendimizi..
Onlar anlar sadece bizi...
Ve saklaniriz geceye..
Kimse gormesin bizi bilmesin diye..
Umut olup yagariz gokyuzunden..
Ask olur yanariz gonulden...
Ve yururuz yuregim..butun engellere karsi...
Eger soktuysak elimizi tasin altina
Ezilsede cekmeyiz yuregim..
Hep dedigim gibi ya...
AsIklar diyarina ulasmak o kadar kolaymi...
Aciya tebessum gerekir..
Tas atan ele gul atan el gerekir...
Bize engel koyana dost eli gerekir...
Iste yuregim kolaymi sandin..
AsIklar diyarina ulasmayi..
Kolaymi sandin sen aski...
Hic kolay degil yuregim hic kolay degil...
Ask sandiklari gibi oyuncak degildiki...
Ask yanmakti aslinda sadece geceleri aglamakti kimse bilmesin gormesin diye...
Ask Musab di Yuregim Ask Ebu Bekir di....
Ve onlar gibi olabilmekti..
Sevgili icin can vermekti...
Kardelen kadar temiz su kadar safti ask....
Ve yuregim ask sadece cift kisilik yasanan bir yalnizlikti...
Ve yuregim aski,sevdayi koyup bagrimiza umudu alip koynumuza gidelim yuregim gidelim...
Oksanmamis yetim baslari,dinmeyen hasret acilari bizi bekler yuregim...
Ve tanitalim yuregim kendimizi herkese..
Duysun bilsin bizi butun acilar...
Ve butun yanginlar..
Biz sevda yagmurlarinda ellerini acmis bekleyen bir garip dilenciyiz..
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/5/2008 - diz çökelim yar

Ellerimizin büyük boslugunda cirpinirken,
dilimiz acziyetle münacata dokunur: ''yar!''deriz...
icimizin ah'lari yankilanir gök kubbede.
Bir annenin bagri kadar sicak olur o an arz bize...
....





Kucakla bizi; annemizin ilk seni anlattigi gün tekerrür etsin zihnimizde;
hissedelim sevildigimizi...
aglarsak bilelim yaslanacak bir omzumuz oldugunu;
bilelim duanin yuvamiz kadar sicak oldugunu...


Ey er-Rahman olan Rabbim !...


Rahmetin öyle asikar ki, icimizde gizlenmis sirki dahi yüzümüze vurup bizi utandirmazsin;
setreylersin hatalarimizi, bagrina alirsin hatalarimizla bizi...


eL-Latif olan Rabbim !...

Lütfunla bizi agirlarken alemde, her günün ahirinde sükrü söylet dilimize, ismini zikir kil yürek dilimize...



Ey eL-Muktedir olan Rabbim !...



bileyelim kudretinin himayesinde bicaklarimizi, icimizdeki Ruh'umuzu küstüren tüm kötülüklere karsi.
Uhuvvetin kasnagi olussun bagrimizda, kurtulalim vesveselerden; icimizin boslugu ask'inla dolsun...



Ey eL-Vedud olan Rabbim !...


Sev bizi...


Çok sev...

Öyle ki, kipir kipir olsun icimiz; hissedince sevildigimizi...

Öyle ki, diz cöküverelim muhabbetinin karsisinda; seni sevmekten öte yol görünmesin bize;
sen'den ziyade yar tanimasin yüregimiz....

Diz cökelim yar !...

Önünde !...

Sadece senin önünde !...

Senin icin !...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/5/2008 - tut elimi anne

Kategori: siir

 

TUT ELİMİ ANNEMTut elimi annem
Ah annem, canım annem.
Gül bahçesi istemem,
Yüreğini açtın ya
Yeter bana.Güllük gülistanlık benim için hayat...
Ama annem düşündün mü hiç?
Ya yorgun düşerse bu yürek.
Bakmaya bile kıyamadığım
Kokusuna dayamadığım güller
Solarsa bir hazan sabahı ansızın.
Nasıl bakarım anne gökyüzüne?
Dökülürken gözyaşların gökten.
Ve nasıl dayanırım bu acıya?
Dökülen her yaprak yüreğimi yaralarken.
Nasıl bakarım o viran bahçeye?
Bir kıvılcımda, yanar yüreğim.
Ama hiç bir yangın
Senin kadar sıcak değil be annem...
Nasıl da üşürüm sensiz,
Gözümden akan her damlada ne fırtınalar eser,
Ne firari hayallere dalar bu yaşlı gözler,
Ve akan her damla
Haykırır başıboş yalnızlığıma.
Hazan yelleri eserken annem
Bu körpe yüreğimde
Güneş açar mı hiç?
Mis gibi kokan bu menekşe,
Bülbüller şakır mı kahkaha ata ata?
Bahçedeki gülümüz,
Sümbül gibi büker mi boynunu yoksa?
Duyabilir miyim kanat çırpışını Turnaların,
Unutur musun beni annem?
Tembihler misin büyüklerin gittiği her yere gidilmez diye?
Bilirim korkarsın gelirim peşinden diye.


Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2008 - Şafak Kaç Yüregim...

Kategori: ask




Kaç hüzün iliştirecektim nefes aralarına, kaç çile boşaltacaktım gecenin kucağına, kaç soluksuz ölüm girecekti rüyalarıma... Zifiri karanlık, yüreğimin caddesine sinmiş, sessi... Kalp kaldırımları yollara sızmış, kimsesiz...Yürek zarında küçük bir uğultu kalmış, nefessiz...

Acıyı soluyorum görmediğim gözlerinden. Muştu ısmarladım üveyklere ellerimden, gökler ağlarken hasretinden, ya benim gözlerimdeki rahmete ne demeli, elemli, dertli... Bu kor ellerimi yakıyor lakin sen içimdeki ateşsin ...

Nerdesin!!! nerdesin...

Firâk oduna düşen bir gamlı bedevi,kumlar mı yakar bedenimi aşkından düşen hareler mi, ölüm mü diriltir beni, şehla gözlerin mi! Her deniz dalgalı saçlarından alırken ilhamını, karalar çalıyorum yüreğimin ellerine, gözbebeklerime değmeyen gözlerini çiziyorum gönül defterime... Bir çift kara göz, siyaha boyuyor geceleri, boşluğa savuruyor tüm sözleri... Eritiyor yağmura karışan matemleri... Sen yüklü kervanlardan düşen kırıntıları topluyorum zahiri...

Kanıyorum...
Sol yanımdan hicranıma aksediyor kan yüklü bulutlar, içime verdiği uğultuyu ört bas etmeye çalışıyorum, susmuyor yokluğunun çığlıkları ve bir kez daha hasretinin kurşunuyla vuruluyorum. Toprağın kollarına bedenimi düşürüyorum ve sualime cevap arıyorum...

Şafak kaç yüreğim?

Kaç kelam eskitti cümlelerin, kaç geceye ilişti sitemlerin... Kaç uçurum boşluğunda son buldu ümitlerin...

Zamanın ve mekanın, tüm aşkların kefenlerini getirdim sana,yeminler getirdim dergahına, günahkar düşlerim kadar içimdeki baharları getirdim sana.
Aşkımı sabrımla bileyledin, gelmedin oysa senin için sırattan geçmiştim.. Nerdesin!!! nerdesin...

Yine nisan yağmurları yağacak şehre, saçlarımı ıslatacağım rahmetinde ve haykıracağım

Nerdesin ey yar!!

El-intizar!
El-intizar!
El-intizar!

Hayata ve bekaya... Ah-u efgan, biraz mağrur, biraz efsunkâr...

Biliyor musun Güller kanıyor beyaz sayfalarda, her güle bir ölüm düşüyor yokluğunda.
Bu araf beni aşkının alevlerine sürüklüyor Efendim, Ölümcül bir rüya belkide benim ki..
Virân bir şehre bedel, sarayları sunmazsın ya bu garibe. Bu gecede bitti hasretinin gölgesinde.
Kalbim ellerimde can çekişen yediveren haliyle.

Ellerini yüreğimden çektin, beni kays eyledin, bir gün olsun gelmedin..

Sen ki;

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li l-alemin

Nerdesin, nerdesin Efendim...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2008 - Ey dost! Aynaya iyi bak! Aşkı gör!

Kategori: ask

Aşk öyle meçhul bir mânâdır ki ondan her tadan zevki miktârınca sarhoş olur.

Aşk, bir manayı layuraf ki, cümle âlemi,
Zevkı mikdârınca sekrân û huruşân eyliyor.

Kanaryaların ötüşü,şafakların söküşü aşk iledir. Tomurcuklu sümbüller, nevbahârda
açan güller, hüzün dolu gönüller aşka mübtelâdır. Suları çağlatan, bulutları ağlatan aşkın sesidir.

Bülbülün gam dolu feryâdı, gülün gülümseyen yanı aşkın nefesidir. Aşk bir deryadır. Semavat ise onun üzerinde bir köprü...

Aşk yerin göğün direğidir. Ondan daha değerli bir şey yoktur. Her varlık aşk denizindedir.

Öyle güçlü bir iksirdir ki aşk; bir yudumcuk içeni bile mest eder, tanıdık tanımadık herkesi unutturur. Sarhoşluğunun dahi farkına varamayacak kadar kişiyi kendinden geçirir.

Sevgilinin cemâlini görme heyecânı, sonsuzluk yolcusunun gönlünün galeyânı ve coşkunluk neşesidir aşk.

Cihânı hiçe satmaktır adı aşk
Dökülüp varlığı gitmektir adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başını âna tutmaktır adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Âna kendini atmaktır adı aşk

(Eşrefoğlu Rûmi)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ölüm saatinden daha güzel bayram mı arıyorsun ey nefsim? Dostum beni çağırdığı zaman nasıl koşarak gitmem ki? Yalnızlık çevremi kuşatmaya başlamışsa...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

biravuctoprak